1 Ayet 1 Hadis
Takvim
Hava Durumu
Anlık
Yarın
33° 36° 19°
Abdulbaki ÇAĞATAY
a.bakicagatay@gmail.com
Önce İnsan
11/02/2016

İslam Fikriyatı-1)

 ÖNCE iNSAN

Fikir, malumata ulaşabilmek için bilgiyi kullanma gücü, tefekkür de malumata ulaşabilmek için aklın ilmi kullanabilme gücüdür. Akıl ilmin kaynağı değildir, zira ilmin kaynağı Allah’tır. Ancak akıl, Allah’tan gelen ilmi esas alarak malumata ve eşyanın hakikatine ulaşabilmektedir. İşte biz bu beyin fırtınasına tefekkür diyoruz. Fikir ile ilim ve vahiy ile akıl arasındaki bu ilişkiyi kavradıktan sonra vahyin gölgesinde düşünmeyenlere “tefekkür ediyor” diyemeyiz. Bazı kelam grupları hüsün ve kubuh meselesi çerçevesinde vahiy ve akıl konusunu çok tartışmışlardır. Biz bu tartışmalara girmek istemiyoruz. Ancak ilmin kâmil bir sıfat, aklın ise nakıs bir sıfat olduğunu ifade etmek isteriz. Yani demek istiyoruz ki hiçbir akıl, vahyin kılavuzluğu ve rehberliği olmadan doğruları bulamaz. Bugün dünyanın yaşadığı temel problem, vahiy ve ilimden kopmuş bazı akılların putlaştırılmış olmasıdır. Oysaki mücerret aklın kulları nice cinayetler işlemişlerdir.

İslam fikriyatı hayati bir meseledir. İslam dünyası olarak bizlerin şimdiye kadar çektiğimiz bütün acıların temelinde, esasen her birimizin İslam’ı algılamaya farklı yerden başlaması ve düşünsel dünyasında ciddi karışıklıkların bulunması yatmaktadır.  Birimizin önce dediği şeye diğeri sonra, farz dediği şeye diğeri nafile, azimet dediği şeye ruhsat, amaç dediği şeye ise diğeri araç demiştir. Bütün bu farklılıklarımızı lehimize bir güç ve zenginlik olarak değerlendiremeyişimizin, tam aksine iftiraka ve nizaya dönüştürmemizin temelinde, fikir ve aklımızı vahiy ve ilimden tecrid edip uzaklaştırmamız yatmaktadır. Esas problem odur ki, biz hep ihtilaflı konulardan başlıyoruz ve ittifak ettiğimiz meselelere hiçbir zaman sıra gelmiyor. Sanki ittifak etmemeye ittifak etmede yeminli gibiyiz. Böyle bir tablonun da vahameti ortadadır. Doğru ve isabetli düşünmenin ölçüsünün ilim olduğunu adeta unutmuş durumdayız. Vahiyden ilham almadan bazı akılların ortaya koyduğu fikriyatı da hidayet zannediyoruz. Allah’u Teâlâ Zuhruf Suresi 36-37. ayetlerde şöyle buyuruyor: “Kim Rahman’ın zikrinden gafil olursa yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar”.  Araf Suresi 30. ayet ile Kehf Suresi 104. ayette de aynı husus ifade edilmektedir.

Fikriyatta yanlış zeminde olanların fiiliyatta doğru işler yapmaları imkânsızdır. Hücreleri bozuk olan bir insanın dokuları, güzel ve sağlam görünse de bozulmaya ve yıkılmaya mahkûmdur. Fikirlerini ve tasavvurlarını İlahi ölçülerle oluşturmayan kişi, ne kadar iyi niyetle düşünürse düşünsün, kendisini çelişki ve yanlışlıklardan asla kurtaramayacaktır. İslam dininin temel esprisini, mantık ve mantalitesini, asıl gaye ve felsefesini anlamadan, sadece hamasi, sloganik ve duygusal ifadelerle İslam’a hizmet ettiklerini düşünenler büyük bir yanılgı içerisindedirler. Şahsen, fiil ve amel konusunda bizlerin çok fazla kusurlu olduğunu düşünmüyorum. Çünkü her birimizin yaptığı bir şeyler mutlaka vardır. İslam dünyasına baktığımızda kimi grupların cihad adına ellerine silah, kimilerinin kalem, kimilerinin tesbih aldıklarını; kimilerinin bellerine bomba bağladıklarını, kimilerinin de canı pahasına sokakta yürüyüş yaptıklarını görüyoruz. Bütün bunlar şüphesiz fiil ve ameldir. Ancak İslam felsefesi ve fikriyatı üzerinden bu olaylar mütalaa edildiğinde kimilerinin tefritte, kimilerinin de ifratta olduğunu görmek mümkündür.

İslam dünyasında herkesin öncelikleri farklıdır. Kimi kıtali, kimi daveti, kimi ahlakı, kimi nefsi tezkiyeyi, kimi ilmi, kimi vatan ve devleti önceleyerek hareket etmektedir. Gerçek şu ki Müslüman olsun ya da olmasın, herkesin bir “önce”si ve “sonra”sı vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dağlara taşlara yazdığı “önce vatan”,  “Ne mutlu Türküm diyene” gibi sloganlar bu duruma bariz birer örnektir.

İslam fikriyatının öncelediği en önemli şey ise kâinatın hizmetine amade kılındığı “insan”dır.

İnsan… Eşref-i Mahlukat

“İnsan, küçük bir evren, evren ise büyük bir insandır” der İmam Farabi…

İnsanoğlu o kadar şerefli ve değerli bir varlıktır ki sadece Kuran’ın değil, bütün semavi kitapların nüzul sebebidir. Vahyin konusudur… Allah’ın muhatabıdır… İnsanın muhatap olarak kabul etmeye tenezzül etmediği kişiler de Allah’ın hitabet ve mükellefiyet dairesindedirler. İnsan Allah katında o kadar üstün bir varlıktır ki; bütün kâinatı onun hizmetine sunmuştur.  (Bak. Hacc: 65, Lokman: 20, Casiye: 13, Nahl: 12, İbrahim: 32-33, Ankebut :61, R’ad: 2, Bakara: 29). Bu, yaratma ve tekvin kanununda böyle illetlendirilmiştir. Bir nevi insanoğlu diğer yaratıkların varlık amacı olmuştur.

Bu çerçevede ben, teknik ve metodolojik anlamda hadis kritiği açısından -hadis olmadığı- düşüncesini paylaşmakla beraber, asgari bir insanın ifade ettiği bir söz olarak kabul etsek dahi, “Levlake levlake lema halektul eflake” “Sen olmasaydın, sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım” sözünün sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) için değil, bütün insanlık için olduğunu ve bu anlamda önemli bir hakikati ifade ettiğini düşünüyorum. Bu söz Peygamber Efendimiz’e ait bir söz olmasa da dirayet ve mana açısından yerin ve göğün yaratılış hikmetine uygun düşmektedir. Bu durumda “ke (sen)” zamiri bütün insanlığa dönmektedir. Yani “Ey insanoğlu! Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım” denmektedir. Ben-i Âdeme verilen değer açısından mütalaa edildiğinde son derece önemli bir yere sahip olduğu görülür. Varsın hadis olmasın.

Yine bu meyanda, kâinatın bozuluş kanununa dikkatlerimizi yönelttiğimizde, insanlığın ecelinin kâinatın da eceli olduğu gerçeğini görürüz. Yani güneş, ay, yer, gök, dağlar, taşlar, sular, hava… aklımıza ne gelirse gelsin, hepsi bir gün nihayete erecektir. Çünkü hizmet edecekleri insanın yeryüzünde yaşama süresi sona ermiştir. Hulasa her şey insan için, insan ise Allah için yaratılmıştır. Bu durumda kâinatın bozuluş kanununu insanın zevali ve eceli ile illetlendirebiliriz.

İki kapak arasında ilahi kitabımız Kuran-ı Kerim, “Bismillah” ile yani “Allah’ın adıyla” başlar ve Nas Suresi’nin son ayetinde “nas (insan)” kelimesiyle biter. Kuran-ı Kerim’in bu ilahi tertibi bile insana verilen değeri ifade etmek için yeterli bir delildir. İslam fikriyatında insan bu denli bir değere ve öneme sahiptir. Değil sadece Müslümanlar, gayri müslimler dahi Kur’an tertibinde son sözün insan olduğunun hikmetini araştırmalı ve üzerinde derin bir tefekküre dalmalıdırlar.  “Kuran’ın son sözünün “insan” olması ne anlam ifade etmektedir?”…

İslam dininde insanın ve insan onurunun ne kadar kıymetli olduğunu, Allah katında insanın değerinin ne kadar büyük olduğunu öğrenmek isteyen batılı fikir adamlarına diyoruz ki; önyargılarınızı bir kenara bırakıp kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a iltica ederek temiz bir insan fıtratı ile bu ilahi mesaja nazar edin! Orada insanın değerini,  hak ve özgürlüklerini göreceksiniz.

Öyle ki Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de (Bakara:9) “insanı aldatmayı” “Allah’ı aldatmak” olarak ifade ederek, kınamaktadır. Yine, “Allah’ın evi (beytullah)”, “Allah’ın devesi (nagatullah)” gibi ifadeleri de aynı minval üzere değerlendirmek gerekir ki; “kamu ve insanlık” nerede ise “Allah’ın rızası ve sevgisi” oradadır. İnsanlığın ve insan onurunun hiçe sayıldığı bir yerde ise Allah rızası değil, gazabı vardır.

Allah Resulü’nün (s.a.v) dilinde ise bu gerçek şu cümlelerle ifade edilmektedir:

 “Şüphesiz Allah Teâlâ: ‘Ey âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin’ der. O da ‘Ya Rabbi Seni nasıl ziyaret ederim ki? Sen âlemlerin Rabbi’sin’ der.  Allah (C.C) da buyurur ki; ‘bilmedin mi falanca kulum hastalandı, sen de onu ziyaret etmedin. Onu ziyaret etseydin, Beni onun yanında bulurdun…’ Yine ‘Ey âdemoğlu senden yiyecek istedim bana vermedin’ der. O da: Ya Rabbi sana nasıl yiyecek veririm ki? Sen âlemlerin Rabbi’sin’ der. Allah (C.C) da buyurur ki; ‘bilmedin mi, filanca kulum senden yiyecek istedi, sen ona vermedin. Bilmedin mi, ona verseydin Beni onun yanında bulurdun’... ‘Ey âdemoğlu senden su istedim, bana vermedin’ buyurur. O, ‘Ya Rabbi sana nasıl su veririm?  Sen âlemlerin Rabbi’sin’ der. Allah (C.C) da şöyle buyurur;’ filanca kulum senden su istemişti, sen de ona vermedin. Eğer verseydin Beni onun yanında bulurdun’.”(Sahih-i Müslim, H.No: 2569 )

Yine başka bir hadis-i şeriflerinde Allah Rasulü’nün (s.a.v)  şöyle buyurur:

 “Şüphesiz Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmadan önce ana kitapta şöyle yazdı: “Şüphesiz ben Rahman’ım. Rahmi(akrabalığı) yarattım, ona kendi ismimden isim koydum. Böylece kim akrabalığı devam ettirirse ona rahmetimi devam ettiririm, kim de onu keserse ona rahmetimi keserim”. (Muhtar’ul Ehadis H.No: 264)

Bu hadisi şeriflerin kelam boyutuna takılanlar, insanın Allah katındaki değeriyle alakalı verilmek istenen mesajı anlayamazlar.

Yine işveren ve işçiler, patron ve memurlar, efendi ve köleler arasındaki durumu anlatan çok önemli bir hadisi Hz. Ebuzer (r.a) rivayet etmektedir: “Onlar (köleler, işçiler, hizmetçiler, cariyeler) sizin kardeşlerinizdirler. Allah onları sizin ellerinizin altında imtihan etmektedir. Kimin eli altında bir kardeşi bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, ona gücünün üstünde bir görev teklif etmesin. Şayet ona ağır bir iş teklif ederse bizzat kendisi de ona yardım etsin.” (Tirmizi, H.No: 1945)

Abdullah ibni Ömer (r.a) rivayet ediyor: “Bir adam Allah Resulü’nün yanına gelerek şöyle dedi: ‘Ya Rasulallah, hizmetçimin hatasını kaç defa affedeyim?’ Allah Resulü cevap vermedi. Sonra adam aynı soruyu tekrar edince Allah Resulü şöyle buyurdular: ‘Günde yetmiş defa…’” (Tirmizi, H.No: 1950)

Bunlar gibi, “İnsana şükretmeyen Allah’a şükretmez” (Tirmizi, H.No:1954),  “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”, “Yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki de size merhamet etsin” hadislerinin tümü insana verilen değerle ilgili olup Allah-insan ilişkisi açısından ele alındığında çok büyük anlam ifade edecektir.

Bu çerçevede bizim düsturumuz şudur: Biz âlemi el-Alîm olan Allah’tan ötürü severiz. Sevmediğimizi de yine O “sevme” dediği için sevmeyiz. Bizim için sevgi de nefret de kutsaldır.

Yine bütün bu hadisler, mecazi bir ifadeyle “Allah nerededir?” sorusunun da bir cevabı durumundadır. Allah’ı mı arıyorsunuz? Uzaklara gitmeyin… Kendinize ve yakınınızdakilere bakın, O’nu görürsünüz…

Kamu vicdanı üzerinden Allah’ın (C.C) kendi kullarıyla sürekli konuştuğunu ifade etmek üzere halk arasında kullanılan “lisanul halk, lisanullah’dır (Kamu dili Allah dilidir)” sözü, insana ve insan iradesine değer veren bir cümle olarak önemli bir yere sahiptir.

Yukarıdaki ifadelerimizi ve değerlendirmemizi ifrata çekip hümaniter bir felsefe savunduğumuzu hiçbir vicdan sahibi söylememelidir. Zira insana değer vermek ile insanı hakkın ve hakikatin ölçütü haline getirmek arasında ölçülemeyecek kadar büyük bir fark vardır. Üstelik bu düşünceyi red ve inkar eden onlarca ayet ve hadis bulunmaktadır. Hümanistler kendi elleriyle kendi başlarına büyük kıyametler ve büyük belalar getirmişlerdir. Sözün özü, “insan her şeyin ölçüsüdür” demiyoruz ve bu düşünceyi merdud biliyoruz. Ancak” insanoğlu mükerrem, müşerref, muhterem ve mukaddes bir varlıktır ve sırf insan olduğu için birçok değere layık görülmüştür” diyoruz. O yüzden biz önce İslam diyoruz, İslam ise önce insan diyor. Dolayısıyla biz önce “İslam” deyişimizle insanın her türlü hukukunu koruma altına almış bulunuyoruz. Esasen biz önce İslam derken aynı zamanda insanı da kastetmiş oluyoruz. Zira İslam’ın konusu ve konuğu da insandır. İnsanlığın teminat altına alınmasının tek yolu İslam dinidir. Evrensel insan hakları beyannamesini dillendiren batı dünyası, Cezayir’de, Filistin’de, Mısır’da, Afrika ülkelerinde, Afganistan’da ve İslam coğrafyasının dört bir yanında yaptıkları işgaller, işledikleri cinayetler, ettikleri zulümlerle kendi çelişkilerini ve rüsvaylıklarını tescillemiş oldular. Onlara göre insan olanlar sadece kendileridir.

Ne diyelim! Son sözü, İslam medeniyeti’nin mimarı ve insanlığın son kurtuluş umudu olan Resulullah‘a (s.a.v)  bırakalım:

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”



1290 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Kürt Sorunu Nasıl Çözülür? - 09/06/2016
Kürtleri dilleriyle, dinleriyle, kültürleriyle ve üzerinde yaşadıkları arazi parçasıyla Allah’ın yarattığı bir millet olarak kabul etmelisiniz. O zaman “yaratılanı yaratandan dolayı sevdiğiniz” sözü gerçek olarak tecelli edecektir.